Kategori | Güncel

Beklenen kıyamet neden kopmadı?

Mayalar 21 Aralık 2012 tarihini işaret etmişlerdi…Aslında bu ilk kıyamet beklentisi değildi. Daha önce de yaklaşan “kozmik değişim” anını 12. Gezegen’in geri dönüşüne bağlayan “Zetalar” adlı bir grup, Internet sitelerinde 2003 yılının Mayıs ayında bekledikleri “kutup kaymasına” dikkat çekmişlerdi.   

-- Sponsorlu Bağlantılar --


Neredeyse bütün Antik Çağ kültürlerinde, belli zaman aralıklarıyla evrende gerçekleşen bir “tersyüz oluş”a duyulan inanç ve korku var. Aslında belki de yalnızca “inanç” sözcüğüyle nitelememek gerek bunu; özellikle Hint ve Maya uygarlığının bugün hâlâ bütünüyle anlaşılamamış matematik, astronomi ve kozmoloji bilgileri dikkate alındığında, “kaynağı çok net olmayan bir bilgelik”ten söz etmek daha anlamlı olabilir. Batı uygarlığında ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda ivmesi artan bir hızla gelişen astronomi ve uzaybilim sayesinde elde edilen bulguların ve yapılan ölçümlerin birçoğunu Mayaların binlerce yıl önce gerçekleştirdiğini bilmek bile, o gizemli uygarlığın astronom-rahiplerince sözü edilen olguları hafife almamak gerektiğini düşünmemiz için yeterli.

Dünyada yaklaşık 2000 yıldır tektanrılı dinlerin belirgin bir egemenliği söz konusu. Bu dinlerin üçünde de, öğretinin ana ekseninde varolan bir “kıyamet” korkusu ve inancı oldukça güçlü biçimde yaşıyor. Yirminci yüzyılın ilk yarısında arkeolojinin elde ettiği büyük bilgi birikimi (çok eski uygarlıkların varlığının kanıtlanması ve antik yazıların deşifre edilmesi) bize tektanrılı dinlerin esin kaynaklarının çok daha eski pagan kültürlerde varolduğunu gösterdi. Bunların en tipiği, Nuh’un büyük bir gemiye binerek kurtulabildiği “Tufan” hikayesiydi ki, ünlü İngiliz arkeolog Leonard Woolley, Ur kentinde yaptığı araştırmalar sırasında hikayenin hem Sami dillerindeki (Babil) hem de Sümer’deki orijinallerini bulmayı başarmıştı. Dünyayı, hiç değilse hikayenin ortaya çıktığı Orta Doğu’yu ciddi biçimde etkileyen bu büyük doğal afete ilişkin efsaneler, yirminci yüzyıla dek Eski Ahit’in Genesis (Tekvin) bölümüne ait orijinal anlatılar olarak düşünülmüştü. Oysa Wooley, Bota, Layard gibi arkeologların Mezopotamya’da yaptıkları araştırmalar ve elde ettikleri bulgular daha sonra Samuel Kramer ve Leo Oppenheim gibi uzmanlarca derlenip incelendiğinde, başta “Nuh Tufanı” olmak üzere çoğu hikayenin Eski Ahit’ten en az 2000 yıl daha eski olduğu ve çoktanrılı bir toplumda üretildiği (ya da “yaşandığı”) ortaya çıktı.

Dünyadaki yaşamı büyük ölçüde etkileyen, ürküntü verici bir doğal afete ilişkin mitolojik izlere rastlanan tek bölge, Mezopotamya da değildi. Yine yirminci yüzyıl boyunca dev adımlarla ilerleyen arkeoloji sayesinde, dünyanın değişik bölgelerinde binlerce yıl önce varolmuş antik uygarlıkların bıraktığı kültür birikimine (şimdilik çok sınırlı da olsa) erişildi ve eski metinler ortaya çıktı. Orta Amerika’da gizemli biçimde ortadan yok olan ama öncesinde akıllara durgunluk verecek bir astronomi ve matematik bilgisine ulaşan Maya ve Olmec halkları; Hindistan’da İndüs nehri vadisinde yerleşen dünyanın en eski uygarlığının kurucuları; Güney Amerika’da büyüleyici kentler yaratan İnkalar, aşağı yukarı hep aynı dehşet hikayesinden, “Tufan”dan söz ediyorlardı.

maya takvimiBütün bunlar, yerbilimcilerin aynı dönem içinde elde ettikleri yeni bulgularla karşılaştırıldığında, uzak geçmişte dünyanın neredeyse tamamını etkileyen doğal afetlere ilişkin ipuçları da beliriyordu yavaş yavaş: Son buzul çağının bitimiyle birlikte dünyada yaşanan büyük iklim değişiklikleri ve bunun sonucunda yerkürenin her yerinde suların yaklaşık 100 metre dolayında yükselmesi, kesinleşmiş bir bulguydu. Eriyen buzlar, kutuplardaki su yoğunluğunu değiştirmiş, denizler birçok kara parçasını (üstelik oldukça hızlı biçimde) yutmuşlardı. Söz konusu değişimin aşağı yukarı İsa’dan önce 11.000 dolaylarına denk geldiği sanılıyordu ve tüm bu bilgiler, antik metinlerde sözü edilen efsanevi “yitik kıta”ların varlığına inanan araştırmacılarca yeniden değerlendiriliyordu.

Atlantis ve Mu gibi varlığı henüz kanıtlanamamış kıtaların, sahip oldukları büyük uygarlığa rağmen doğal felaketten kurtulamamış oldukları düşüncesiyle birlikte ortaya çıkan senaryolar, “Kıyamet” fikri ve temalarının Antik dünya’nın bilinen uygarlıklarına Atlantislilerce taşındığı iddialarını da yeşertti. Jeologların buzul çağı bitimine ilişkin saptadıkları tarih, yani İsa’dan önce 11.000 ile 10.500 dolayları, Atlantis’in de yok oluş dönemi olarak düşünüldü ve “modern mitler” bu varsayımlara bakılarak geliştirildi.

Diğer yandan, yine arkeologlar ve jeologların ortak çalışmaları sonucunda, Orta Doğu’yu derinden etkileyen bir doğal afetin Karadeniz ve Marmara’nın büyüyüp genişlemesine, suların yükselmesine, Mezopotamya’da yoğun sel felaketlerine yol açtığı da saptandı. Bu dönüşümle ilgili zamanlamalar da aşağı yukarı İsa’dan önce 5. binyılın ortalarına denk geliyordu; yani görece çok daha yeniydi.

İşte tam bu noktada, büyük iklim değişikliklerine ve buna bağlı ciddi felaketlere yol açabilecek ne gibi etkenlerin ortaya çıkmış olabileceğine ilişkin sorular sormak gerekiyor ama ne yazık ki çok da net yanıtlar bulamıyoruz şimdilik bu sorulara. “Buzul çağları” niçin yaşanmıştı ve niçin bitmişti? Dünyanın Güneş çevresindeki dönüş yörüngesi ya da eksenin eğimiyle ilgili belli aralıklarla ortaya çıkan “radikal” değişimler mi söz konusuydu ki böylesine korkunç iklimsel çalkalanmalar yaşanmıştı dünyada? Eğer bu bir döngüyse, yenisi ne zaman gerçekleşecekti?

Atlantis’te bu konuyla ilgili özel bir dosya hazırlanmış ve “kutup kayması”nı da içeren evrensel değişimlere ilişkin Antik Çağ metinlerine değinilmişti. Orada sözü edilen olguları da içerecek biçimde kısaca toparlarsak:

1. Dünyanın en gelişmiş astronomik bilgisine sahip Mayalar evreni son derece hassas matematik hesaplarla gözlemiş ve galaksimizde yaşanan, belli aralıklarla da tekrarlanan bir “döngü”yü saptamışlardı. Bu döngü, 5100 yıl sürüyordu ve Mayalara göre başlangıcı ve bitişi arasında farklı bir “çağ” yaşanıyordu.

2. Mayalar, içinde bulunduğumuz son dönemin (“5. güneş” olarak adlandırılıyor) bizim takvimimize göre İ.Ö 3114 yılında başladığını ve 23 Aralık 2012’de biteceğini büyük bir kesinlikle hesaplamışlardı. “Bitiş”, onlara göre bir “kıyamet senaryosu” biçiminde gerçekleşiyor ama ardından daha parlak ve daha iyi “yeni bir başlangıç” sırayı alıyordu.

3. Araştırmacı John Major Jenkins’in sansasyon yaratan kitabı “2012: Maya Cosmogenesis”te, Mayaların saptadığı tarihin galaksimizin evrendeki konumu açısından gerçekten çok “ilginç ve kritik” bir noktayı işaret ettiği vurgulanıyordu. Bu, gerçekten de bir “döngü”nün tamamlanıp, göksel ekvator, ekliptik ve galaksi merkezinin dünyaya göre aynı noktada birleştiği, kritik bir “dizilim”di.

4. Sümer metinleri üzerine araştırma yapan Zecharia Sitchin, Güneş Sistemi’nde varlığı henüz bilinmeyen bir “10. Gezegen”den söz ediyor ve bu gezegenin 3600 yıllık bir yörünge çizdiğini öne sürüyordu. Sitchin’e göre Nibiru adlı bu gezegen dünyaya yeniden yaklaştığında, çekim etkisi dolayısıyla depremler ve sel felaketleri yaşanıyordu ki, eski metinlerde sözü edilen “Tufan” da bunlardan başka bir şey değildi.

5. İlginç bir biçimde, Mayaların “döngünün başlangıç tarihi” olarak belirledikleri İ.Ö 3114 yılı, Mısır’ın hanedanlar döneminin başladığı 3100 ve Hint mitolojisinde son “Yuga”nın başladığı 3117 yıllarıyla da büyük bir yakınlık gösteriyordu.

6. Mayaların işaret ettiği 21 Aralık 2012’ye doğru “sonun başlangıcı” evresi, Mayıs 2000’de devreye girmişti ve Pleiades (Süreyya) yıldız grubuyla Güneş’in Zenith noktasında buluşması, “göksel kilometre taşı” sayılıyordu.

7. Sonuç olarak, hem Maya astronomik hesapları, hem de 10. Gezegen’in yörüngesine bağlı teoriler, 2000 ile 2012 yılları arasına denk gelen bir “dönüm noktası” fikrinde birleşiyorlardı. Net tarih konusunda görüşler farklı olmakla birlikte bu dönüşümün ciddi doğal afetlerle birlikte gerçekleşeceği düşüncesi de oldukça yaygındı.

Kıyamet, belki de en eski inançlardan biri. Bütün bu bulgular, “mistik spekülasyonlar” olarak görülebilir. Ama ne olursa olsun, Antik Çağ uygarlıklarının artlarında bıraktıkları bilgi ve öngörüleri çok da yabana atmamak gerektiğini düşünüyoruz. 2012 ya da başka bir tarih; bir doğal felaketin habercileri zaten yıllardır çevremizde dolaşmıyor mu? İklimdeki değişimi, şu kısacık deneyimlerimizle biz bile hissetmiyor muyuz? Geçmişte “kutup kayması” yaşandığına ilişkin silik belirtilere rastlamıyor mu bilim adamları? O eski insanlar, anlayamadığımız ve çözemediğimiz evrenden boşuna mı korkuyorlardı acaba?

-- Sponsorlu Bağlantılar --

Yorum yazın

Kategoriler

Arşivler