Kategori | Kitap

Puşkin’den Dostoyevski’ye Rus Edebiyatı VIII

Nekrasov “Yeni bir Gogol doğdu!” derken, Dostoyevski’nin yeni bir Gogol olmayacağını, ondan daha can yakıcı bir imge hâlini alacağını düşünmüyordu elbette. Henri Troyat’nın dediğine göre, Rus halkı Dostoyevski ya da Tolstoy yerine her daim Gogol’u tercih ediyordu. Halkın kendine yakın bulduğu ismin Gogol’du. Gerçi bunu Ataol Behramoğlu reddediyor:

-- Sponsorlu Bağlantılar --


“Bunlar biraz yalın kat düşüncelerdir. Henri Troyat bir biyograf yazarı, iyi bir yazar aynı zamanda. En çok Puşkin okunur bir kere, orada yanılıyor. Ama; Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Lermontov, Tolstoy bunların hepsi ölümsüz büyük yazarlar, hepsi de aynı derecede okunur.”

Puşkin

Puşkin

Gogol’un mizahi anlatış şekli, anıştırma dolu cümleleri, halka yatkın konuları işlemesi Henri Troyat’nın bu tarz bir söylevde bulunmasına neden olmuştur belki de. Örneğin, “Bir Delinin Güncesi”, halk tarafından da rahatlıkla anlaşılabilir konuların arasında gelir, tabii “Ölü Canlar” romanındaki düzene yapılan ince yergi de… Devrim Öncesi Rus yazarlarının halka ne değin yakın olduklarını tam olarak kestirmek zor. Sanırım devrime yakın duruşları, günümüzün aristokratlarının ‘devrim olmalı’ demelerine, bir yandan da kapitalist düzenin uğruna çalışmalarına benziyordu halk için. Bu cümleden o devrin yazarlarının para için çalıştığı anlaşılmamalı, burada sadece halk ile aristokrat tâbir edilen kesim arasındaki ayrım söz konusudur; bu ayrımsa gerçekte halka yakın olan yazarların bile umursanmamasına neden olur, oysa bu yanlışın tek sebebi, halktaki önyargının yarattığı soğuk duruştur. Dostoyevski halkın içinde büyümüştür, Puşkin soyludur… Bu iki yazar örneğinde ele almamız gereken Puşkin ve Dostoyevski’nin evrenselliğidir. Her iki yazar da, dünyaca ün kazanma şerefine farkında olarak ya da olmayarak nâil olmuşlardır. Dostoyevski’nin bu özelliği daha belirgin hissettirmesi ise şiir çevirisindeki karmaşıklıktan ileri gelmektedir. Lâkin bu konuyu geçelim… Halkın iki yazara da bakış açısını ele alırsak, kesinlikle bir ayrım gözümüze çarpmaz; dönemin Dostoyevski ve Puşkin’i tanıyan halkı, her ikisinin de aynı yol üzerinde gittiğini düşünmektedir kanımca. Bu kanıyı bağlamamız gereken nokta ise, Henri Troyat’nın bugün için kullandığı Gogol örneğidir. Anlatım ve konu bakımından Gogol, halka yatkın bir kalemdir. Tabii ki kati bir sınır çizemeyiz bu konuda. Silik kati sınırların içinde ya da dışında kalan kimseler elbette olacaktır, yine de Gogol’un Dostoyevski, Puşkin ve Tolstoy’dan daha çok sevilmesi başlı başına bir rahatlığın sezgisidir. Bu sezgi, Rus halkının yapısındaki boş vermişlik ve rahata düşkünlükten ileri geliyor olabilir. Rusya’nın günümüz dünyasındaki yerinin yavaş yavaş edebiyatı ve sanatı önemsemeyen bir yere kaydığını belki düşünebiliriz, belki de düşünemeyiz; bu ikiliğe rağmen Rus kültürünün her daim geleneğe bağlı bir yanı olduğu açıktır.

Gogol’un dumanlı ve korkak yaşamı bir yandan Rus halkının mücadeleye başlamadan önceki döneminin aynasıdır, bir yandan da mücadele başladıktan sonraki kaçışların ve korkaklıkların simgesi gibidir. Mücadeleye adanmış yaşamların, korkak imgeleri tamamen reddetmesi düşünülemez. Buna örnek bir durum vardır. Dostoyevski yenilikçi hareketlere yakın olduğu hâlde, yeni nesil tarafından o dönemde umursanmıyordu. Çünkü onlar için Dostoyevski korkak bir imge, az önce bahsettiğim sadece konuşmasını bilen ve eyleme geçemeyen bir kişiydi sadece. Tabii ki o dönemde Dostoyevski’nin tamamlamak adına çabaladığı eserleri, büyük kitlelere ne kadar ulaşırsa ulaşsın ölümüne kadar kendisi bile bilmiyordu Rusya’da bir peygamber kadar sevildiğini. Onun ölümünden sonra, belki de çok az edebiyatçı için gerçekleştirilen bir cenaze töreni düzenlendi. Biraz daha anlamaya başladı insanlar onu, biraz daha anlamlandırmaya. İşte reddedişe engel olan sebeplerden biri kısaca bu şekildedir. Zaten onun gelenek yanlısı olan ya da olmayan tutumunu bugün bile ayırt edemeyen zihniyetler mevcuttur.

Gogol, yaşamındaki korkular ve yapmak istedikleri arasında gidip gelmiştir. Puşkin sanatkârane bir üslupla Çar’ın:

“Puşkin… Petersburg’da olsaydın 26 Aralık olaylarına katılır mıydın?” sorusuna yanıt vermiştir:

“Hiç kuşkunuz olmasın efendim. Sürgünde olmam beni kurtardı, Tanrı’ya şükürler olsun.”

Bu yanıt biraz burjuvazi kokmaktadır, Çar I. Nikolay elbette bu yanıtı veren eğer başka biri olsaydı alttan alamazdı. Fakat yanıttan sonra Puşkin’e oldukça esnek bir yanıt verip onu gönderdi. İşte bu noktada, sadece halkın değil, burjuvazinin de halk ve kişiler arasında bir ayrıma gittiği açıkça görülmektedir. Puşkin’i bu derece kötü anmak da hoş değil, açıkçası burjuva bir yaşamı seçmek onun tercihi değildi. Hattâ ne olursa olsun “Erzurum Yolculuğu”nu gerçekleştirerek vaktini boşa harcamamayı tercih etti. Ölümüyse bir burjuva soylusuna yaraşır nitelikteydi, büyük şâirin yaşamının boş döneminde, boş düşüşü… Oysa bu ölümde bile soylu bir yan bulmak zor değil… bakış açısına bağlı.

Lermontov ve Puşkin arasında nasıl bir seçim yapıyor Rus halkı bilmiyorum. Ama ben, Ataol Behramoğlu’nun çevirdiği Puşkin ve Lermontov şiirleri arasında genellikle Lermontov tercihini yapıyorum. Lermontov’un anlattıkları, anlatış şekli ve ortaya koyduğu satırlar daha büyülü geliyor bana. Kesin bir karar veremiyorum yine de, bir Puşkin şiiri okuyorum ‘seviyordum sizi’ yazıyor, bir Lermontov şiiri okuyorum ‘o şarkı söylerken erir sesler’ yazıyor. Etkilenimin derecesini ölçemiyor, ağırlığını tartamıyorum… Ne kadar doğrudur bu derecelendirme onu bile kestiremiyorum; lâkin üstün körü, yüzeysel bir zihniyetle Rus Edebiyatı’na baktığım bu dosyalarda bile kendime yetecek kadar haz alıyorum…

-- Sponsorlu Bağlantılar --

Yorum yazın

Kategoriler

Arşivler